30 Kasım 2016 Çarşamba

Yeniden Doğuş

Uzun zamandır yazmıyorum. Çünkü öyle aklım bir karış havadayken oturup yazı yazamıyorum. Bir şey gelecek bana, ilham mı dersin heves mi dersin, ne dersin bilmem ama o yazıyı yazdıracak gücü içimde bulmam gerek. Şimdi kızı uyutmuş, öyle koltukta yatarken biden kalktım ve işte buradayım.

Bilen bilir, Kayseri'de yaşıyorduk. Hazirandan beri ise artık İstanbul'dayız. Ailelerimiz burada olduğundan tam dönüş yaptık. Şimdiye kadar ailemizin yanında kalıyorduk ve bu gün itibariyle evimizin anahtarını alacağız. Şimdi zorlu bir taşınma süreci bizi bekliyor.

Yaşantımız tümüyle değişti. Ailelerimize daha yakın fakat alıştığımız düzene ise çok uzak bir noktadayız. Eşimle ben bir şekilde tolere ediyoruz ama Azra çok değişti. Bilmiyorum belki orada da kalsak böyle olacaktı ama çok zorlandım ve hala da zorlanıyorum. Sürekli kendimi sınanıyor hissediyorum, sınavı bazen geçiyor bazen başarısız oluyorum. Ama kızmıyorum tam tersi teşekkür ediyorum kendime. Daha kötüsü olabilirdi eminim.

Şimdi yeni bir dönem başlıyor hayatımızda. Her şeyiyle yepyeni. Çok planlarım var kafamda, yapmak istediklerim çok. Ama her şeyden önce sakinleşmem, dinginleşmem gerek. Sanırım buna çok ihtiyacım var. Öööyle bir köşede oturup, o hızlı akan zamanı yavaşlatabilmem gerek. Hissedebilmem gerek doğan güneşi ve duyabilmem cıvıldaşan kuşları yeniden. Rüzgarın uğultusuyla dans edip, yağan yağmurun kokusunu doya doya içime çekebilmem gerek. Dışarısı buz gibiyken camı açıp, kupamda sıcak sütümle, battaniye altında, hayal kurabilmem gerek. Deniz kıyısında oturup dalgaları dinleyebilmem, Azra ile oturup uzuun uzuun evcilik oynayabilmem gerek. Daha az mücadele edip daha çok yaşamam gerek. 

Sonra bahsedebilirim belki kendimden, hangi yollardan geçip de geldiğimden...


Devamını Oku »

6 Mayıs 2016 Cuma

Çalınan Çocukluk

Çocukluğun fiziksel olarak geçip gitmiş olabilir ama duygu ve hisler boyutunda o hep orada! Arada bir, o tanıdık kokuyla gülümser sana, yada bir aşina bir sese karışır yoklar seni. Eğer sen çok kapılmışsan hayatın telaşına çok ısrar etmez, kapını çalıp kaçar. Yok eğer vaktin varsa biraz, döker avucundakileri önüne oynar seninle tasasızca. Ruhuna etki eder bu oyun, çocuğuna bakışına tesir eder. Daha bir sevecen olursun bir anlığına, daha çok anlarsın yavrunun minik dünyasını. Belki küçük anlarda girebilirsin onun çocukluğuna ve dokunursun tatlı bir his olarak hayatının her anına. 

Ya da hiç bilmezsin bunları, çocukluğunu kapının önünden kovalar, yaşar gidersin yetişkinlik kalıplarının arasında. Çocuğun yerde kiremitten bir hazine bulup heyecandan havalara uçarken sen "at onu elinden piis piis" diye bağırırsın ve yıkarsın bir anda onu ve onun tertemiz çocukluğunu! Elleri kirlenecekti belki ama temiz kalacaktı anısı. Yetişkinliğinde bir gün bir yerde kiremit parçası gördüğünde bu benim hazinemdi diyecekti, çocukluğuna sarılıp oynayacaktı oysa ki!

Sıyrıl hayatın telaşından, stresinden. Arada bir de olsa, sallan salıncakta. Topla en güzel kokan çiçekleri, hediye et sevdiğine. Kiremit topla ez, çorba yap, pasta yap. Dallardan evler, taşlardan insanlar yap. Karıncaları incele, bulutları seyret. Yağmurda ıslan korkmadan, çimenlerde yuvarlan. Anlamsızca gül kahkahalarla, yada ağla istediğin kadar. Dünün, yarının derdi olmadan yaşa, bir anlığına da olsa.

Gör kendini çocuğunun gözünde, hisset onu! Sen de onun kadardın bir zamanlar, sen de tasasızca oyun oynardın! Umurunda olmazdı ellerinin kiri, varsa yoksa bugün ne kadar oynadığındı önemli

Ve eğer sen yapamazsan bunu bugün, o da yapamayacak yetişkin olduğunda.

Çocuğunun çocukluğunu ondan çalma!
Devamını Oku »

4 Mayıs 2016 Çarşamba

Biri Bizi Yedirsin!

Bu bir derdime derman arama yazısıdır. Derdimin çaresini bilenlerin acil olarak benimle paylaşmaları gerekmektedir. Aksi taktirde pek yakında eriyip gideceğim!

Mutfağa girmek istemiyorum arkadaş! Kısaca konu bu! Ne yemek yapmak ne de yemek geliyor içimden. Zorunluluktan yapıyorum ne yapıyorsam valla ya!

Eskiden severdim aslında mutfak işini. Böyle değişik tarifler falan denerdim. Ben de ailem de her yemeği sevdiğimiz için yakmadığım sürece problem olmazdı. Yerdik yani, güzel günlerdi. Ne zaman evlendim, işte o zaman mutfak maceralarım kötü sonuçlanmaya başladı. Çünkü çook çok yemek seçen bir eşe sahiptim. 

Çocukken bile yemek seçen arkadaşlarımla küsen ben yemek seçmenin doruklarında yaşayan biriyle evlenmiştim. Sanırım bu kaderin bir cilvesiydi. Aynı mutfakta peynire, süte, yoğurda aşık ben ve bunları ağzına sürmeyen eşim; karnabahara, bamyaya, pırasaya bayılan ben ve taze fasulyeden başka sebze yemeyen eşim, bütün çorbaları yiyebilen ben ve mercimek çorbası ve ezogelinden başka çorba yemeyen eşim, bütün sütlü tatlıları hamur işlerini seven ben, benim tek yiyemediğim tatlı türü olan şerbetli tatlılardan başka tatlı yemeyen eşim birlikte bir şeyler yemeye çabalamaya başladık. Kahve içelim diyorum sevmiyor, şöyle güzel bir mantı yapayım diyorum, burun kıvırıyor, tavaya yumurta kırayım diyorum, iyice karıştırıp pişirirsen olur diyor, bildiğin kabus gibiydi.

Hani böyle hayaller kurarsın, müthiş bir sofra, yeni evli çift mum ışığında yiyor falan, bizde hiç öyle bir şey olmadı! Yemek konusunda hep stres olduğumdan hiç özenli sofralar hazırlayamadım. İkimizin ortak sevdiği fırında tavuk ve makarna, kavurma ve pilav ikilileri resmen hayat kurtarıcıydı. Zaten çalıştığımız için öğlenleri farklı şeyler yiyebiliyordum ama işten çıkınca daha da kötü oldu. Aynı şeyleri yemekten bıktım usandım. Neyse evdeydim, başka işim de yoktu, kendime de ekstradan sebze pişiriyordum, tatlı yapıyordum idare ediyordum.

Gel gelelim hamile kaldım ve dedim ki, "Benim çocuğum yemek seçmeyecek! İzin vermem arkadaş. Zorla da olsa tabağında ne varsa yiyecek". Eşim "Bak büyük konuşma, bilemezsin" dedikçe ben " Bu yetiştirmeyle alakalı bir şey görürsün" dedim ve direttim. Çok umutluydum!

Doğum yaptım, Azra bol bol emiyordu, sütüm de vardı, her şey güzeldi. Hamileyken her şeyi yediğim için damak tadı alışmış olurdu zaten ek gıdalarda hiç problem yaşamazdık! 6. aya geldik, ben bir heves bir şeyler denetiyorum, yok arkadaş, küçücük bebek yüzüme baka baka tükürüyor! Yeni olduğu içindir biraz zaman geçsin, bekle bekle, bir yaşına kadar neredeyse doğru düzgün hiç bir şey yemedi. 1 yaşında biraz biraz başladı yemeye ama öyle bir seçiyor ki anlatamam. Süt içmiyor, sebze yemiyor, tatlıları ve hamur işlerini seviyor, tavuk biraz yiyor, yumurtayı zorla yediriyorum vs. 

Eşim durur mu "bak gördün mü kız da bildiğin yemek seçiyor" dedikçe ben "yok yok o değişir, daha bebek" diye diretmeye devam ediyordum. Geldik iki yaşına, memeyi bıraktık. Bende bir umut, bir umut, artık yer her şeyi diyorum, nasılsa acıkacak. Yok anacım yemediii yemediii yemiyooor.

Sebze yemeğini zar zor yediriyorum, bazılarını hiç yemiyor. Et yemiyor, köfte zar zor. Tavuğu bazen yiyor, tadını severse. Balığı seviyor çok şükür, o yedikçe ben mutlu oluyorum :) Yumurtayı rafadan yiyor ama çok severek de değil. Hamur işine bayılıyor. Sevdiği yemekleri sevdiği şekilde istiyor, farklı bir şey katarsam yemiyor (aynı babası). Yoğurdu yiyor çok şükür ama peynir yemiyor. Bol bol süt içiyor, sütlü tatlıları, dondurmayı seviyor. Makarna da her zamanki gibi kurtarıcımız! Sevdiği bir şeyi üst üste yaparsam da yemiyor. En kötüsü de yeni bir yemek yaptığımda eğer daha önce görmemişse tadına bile bakmıyor! Allah'tan babası tadına bakmadan yememek yok diye bir kural koydu da biraz kurtardık! Kural bu diyoruz, çok istemese de bakıyor tadına :) "Pedagoglar her bireyin ayrı damak tadı var, zorlamayın" diye bangır bangır da bağırdığından zorlayamıyorum, kaderimde varmış ne diyeyim, kabul ettim, kızım da yemek seçiyor!

Bütün bunları toplayıp yan yana koyduğumda, bizim evde mutfağa girip yemek yapmak tam bir çin işkencesine dönüşüyor benim için. Her gün kahvaltıda ayrı düşün, öğlen ayrı düşün, akşam ayrı düşün, çıldırmak üzereyim. Böyle canım bazen haşlanmış brokoli, üzerine limonlu sarımsaklı sos istiyor mesela üşeniyorum. Kaç tane ayrı yemek pişireceğim ben! Bıraksalar beni hiç yemeyeceğim valla o derece. Zaten 47 kilo ile kendi tarihimin en düşük kilosundayım uzun zamandır. 

Diyeceğim o dur ki; bana bir yol gösterin ne olur! Mutfağı kendime nasıl cazip hale getirebilirim? Kek yap falan demeyin çünkü yapıyorum bir tek ben yiyorum, daha çok moralim bozuluyor. Elimin tadı da güzeldir bu arada ama o da gidecek elimden bu gidişle. Ne yapsam ki???

Devamını Oku »

3 Mayıs 2016 Salı

Neden Artık Etkinlik Yapmıyoruz?

Yazmayı öyle çok özledim ki...
Peki neredeydin be kadın?
Hep bir bahane mi ürettim yoksa gerçekten vakit mi bulamadım bilemiyorum ama yazamadım işte. Böyle olması gerekiyordu belki de. Geçen zaman içinde bol bol okudum, bol bol gezdim, bol bol konuştum ve bol bol değiştim.

Uzun lafın kısası şimdi buradayım ve ne yazacağımı bilmez halde ekrana bakıyorum. Aslında kafamda öyle çok şey var ki... Sanırım nereden başlayacağımı bilmiyorum ama bir şeyler deneyeceğim. Hadi Bismillah...

Öncelikle Azra'dan bahsedeyim. Kendisi artık tam 2,5 yaşında bol bol gülen, dans eden, akrobasi yapan, kitap okutan, evcilik oynatan, arasıra iktidarı eline almaya çalışan, sakin yapısının içinde bir çılgın barındıran, sevecen ve uyumlu bir minnakto. Her anımız dolu dolu geçiyor birlikte. Çok yoruluyorum çoğu zaman, yattığım yeri bilmiyorum. Hatta bazen çıldırmamak için kendimle mücadele veriyorum. Fakat çok şükür ki artık daha sakinim. Birlikte büyüyoruz meleğimle.

Ben buralarda yokken bloğum boş durmamış sağolsun, okunmuş. Özellikle Montessori etkinlikleri çok ilgi görmüş. Ancak şimdi yazacağım bu yazı, daha önce bloğumu okumuş herkesi şaşırtabilir. Aslında son yazılarımda hafif çıtlatmışım ama şimdi açık açık yazacağım. Hazır mısınız?

Azra 6 aylık olduktan ve bir şeyler anlamaya başladıktan sonra bir telaşa kapıldım. Kızımın zihinsel gelişimi için bir şeyler yapmam gerekiyor düşüncesiyle soluğu internette aldım. 1 yaşına kadar araştırdım araştırdım ve sonunda hadi artık başlayalım diyerek onunla düzenli etkinlikler yapmaya başladım. Montessori eğitiimini daha önce de duymuş olmama rağmen bu dönemde iyice öğrendim ve uygulamaya başladım. Çok güzel gidiyordu, çok zevk alıyordum.

Etkinlikleri buradan yazınca çok güzel tepkiler alıyordum. Sen çok iyi bir annesin, kızın çok şanslı dedikçe insanlar ben daha bir hevesle yapmaya devam ediyordum. Tabii bu arada Montessori yönteminin olmazsa olmaz materyallerini alma ihtiyacı duyuyor ve Azra küçük olduğu için sürekli kendimi tutuyordum. Fakat dayanamadım, pembe kule ve kahverengi merdiveni aldım. Odasını öyle bir hazırladım ki çoğu anaokulu sınıfından donanımlı hale getirdim. Montessori yöntemi tüm evimize ve hayatımıza da işlemişti, memnundum.

Tüm bunlar olurken Azra birden bire değişmeye başladı. Önce materyalleri dağıtmaya başladı. Şimdiye kadar tepsi getirip götüren kız büyüdükçe tepsileri savurup atmaya başladı. Nazikçe uyarıyor ve düzenliyordum. Sonra işler çığrından çıkmaya başladı, neredeyse bütün malzemeleri farklı farklı kullanıyor, hiç bir etkinliği gösterdiğim gibi yapmak istemiyordu. Aktarma için koyduğum ürünler en fazla 5 dakika rafta duruyor sonra odanın her tarafına saçılıyordu. 

Kendi kendime oturup üzülüyordum. Bir şeyi yanlış mı yapıyorum, neden olmuyor? Yaklaşık iki ay böyle bocaladım. Azra iki yaşını doldurduktan sonra bir gün parkta oynarken Azra'nın hayal gücünü keşfettim ve var olan düzenimi sorguladım. Bu süreci detaylı bir şekilde anlatmıştım. O gün parkta yaşadığımız oyun deneyimi beni afallattı. Etkinlik etkinlik diye tutturduğum şeylerin aslında oyun olmadığını hissettim. Onlar sanki benim dayatmalarımdı. Oyun başka bir şeydi, spontane gelişen, bir şey öğretme amacı gütmeyen ve tamamen hayal gücüne dayanan bir şey.

Bir süre kendime sordum, peki bunca zaman yapmaya çalıştığın şey neydi? Madem yanlıştı neden şimdi anladın? Montessori yöntemini o kadar benimsemiştin, hararetli hararetli anlatmıştın, şimdi ne oldu?

Hepimizin elinde olan teknoloji, aslında bizim hayatlarımızı yönlendiriyor. Beni sürekli bir şey yapmak zorunda hissettiren şey elimdeki teknolojiden başkası değildi. Sürekli diğer anneleri takip ediyor, yaptıkları etkinlikleri görüyor ve olması gerekeni bu sanıyordum. Montessori materyalleri, kapış kapış satılıyor, almayanlar üzülüyor, herkesin evi okula dönüşmeye başlıyordu. Aldığım yorumlardan da anlıyordum ki diğer anneler de beni takip ederek aynı şeyi düşünüyor hatta etkinlik yapamayanlar kara kara düşünüp çareler arıyorlardı. Oyun Atölyeleri de bu amaçla kurulmuş yapılardı. Evde kendi etkinlik hazırlayamayanlar, çocuklarıyla buralara gidip kendilerini avutuyorlardı. Ne kadar erken başlasam o kadar iyi diye düşünüyordu herkes. Hatta bir gün bir takipçim kızının 16 aylık olduğunu ve henüz etkinlik yapmaya başlamadıklarını söyleyip, "çok mu geç kaldım? "diye sormuştu. 

Şimdi açık açık söylüyorum düşüncelerimi: Ey anneler gözünüzü açın! Kandırılıyoruz. Benimde birebir kuklası olduğum bu sistem aslında sadece bir ticaret ağı. İnsanların zaaflarını, çocuklarınıa olan sevgilerini kullanarak onları tüketmeye heveslendiren bir sistemden başka bir şey değil!

Maria Montessori'nin çok güzel, çok doğru tespitleri var, bunlara asla karşı değilim. Hala evimde uyguladığım, çocuğa bir birey olarak değer verme, onun ihtiyaçlarını kendi giderebilmesine olanak sağlama, çevresini ona uygun düzenleme gibi ilkeleri gerçekten her anne babanın bilmesi gereken şeyler. Fakat asıl önemli olan ilkeler bir kenara atılıyor ve varsa yoksa etkinlik, varsa yoksa materyal peşine düşülüyor. Çünkü insanların gözü boyanıyor. Kızım 14 aylık salata yaptı, 16 aylık oğlum pembe kuleyi dizdi bilmem ne... 

Ayakkabıcılık oynarken :)
Her çocuk farklı, hepsi öğrenecek, sadece engellemeyin yeter! Bir çocuğun öğrenebilmesinin altında yatan en büyük neden meraktır. Merak ettiği zaman öğrenir, siz ona sunduğunuz zaman değil! Rahat olun anneler lütfen rahat olun. Sizden, tüm bu süreçlerden geçmiş ve gözü açılmış bir anne olarak rica ediyorum, rahat olun!

Çocuğum geri kaldı, bir şeyler öğreteyim diye telaşlanmayın! Asıl korkmanız gereken şey, çocuğunuzun ruhu! Onu incitmemek onu bozmamak için çabalayın! Başka bir şeye gerek yok!

Biz artık etkinlik yapmıyoruz, oyun oynuyoruz. Aklımıza ne gelirse, elimizde hangi materyal varsa oynuyoruz. Azra isterse boyama yapıyoruz, isterse takla atıyoruz. Odası hala bir düzen içerisinde ama artık raf etkinlikleri yerine ilgilendiği oyuncakları var. Öyle ışıklı sesli ıvır zıvır oyuncaklar değil, minyatür hayvanlar, ahşap bloklar, legolar, parmak kuklalar, mutfak malzemeleri ve olmazsa olmazımız; bebekler :) Bol bol da kitabımız var. 

Azrayı bol bol arkadaşlı ortamlara sokmaya çalışıyorum. Diğer çocuklarla etkileşime geçsin istiyorum. En iyi arkadaşımız her zaman ki gibi Eylül Ada :) Çoğu zaman yapıları gereği anlaşamasalar da birlikte olmak onlara çok çok iyi geliyor, e tabii Arzu abla ile bana da :)

Azra bu aralar hareket döneminde ve sürekli koşmak, atlayıp zıplamak istiyor. Bol bol dışarı çıkıyoruz. Evde olunca da parkurlar hazırlıyoruz. İhtiyacı ve istediği bu çünkü. Bir de taklit oyunlarından hoşlanıyor, evcilik de diyebiliriz bunlara. Favorimiz; doktorculuk :) Kuaförcülük, ayakkabıcılık, kitapçılık, oyuncakçılık, anne babacılık, aşçılık da sık sık oynadığımız oyunlardan bazıları. Bir de artık malzemelerimiz var bir kutuda. Bazen de onlarla yeni şeyler üretiyoruz. 

Diyeceğim o dur ki insan değişiyor ve değişmeli de. Bu blog benim öğrenme sürecimi kapsadığı için hiç bir yazımı kaldırmayacağım ama bundan sonra bloğumun içeriğinin değişeceğini düşünüyorum. Ne yönde gidecek zaman gösterir.

İnşallah bol yazılı dönemimin başlangıcı olur bu post :)

Sevgiyle...




Devamını Oku »

10 Aralık 2015 Perşembe

Ben Bir Anne Doğurdum!

Blog yazmaya karar verdiğimde bir isim bulmam gerekiyordu. Aklıma ilk gelen isim bu oldu; Ben Bir Anne Doğurdum. Eşimle paylaştım, beğenmedi. Çevreme sordum beğenmediler. Emin olamadım ben de, kara kara düşündüm. Ay kaç gün isim aradım, en sonunda yazmayacağım ya daha isim bulamıyorum diye triplere girdim. Sonra bir tane buldum; Anne Koş Peşimden. Hatta açtım bu bloğu. Baktım baktım bir kaç gün, yok anacım içime sinmedi. Sonra dedim "Yaa kim ne derse desin ben ilk aklıma gelen ismi sevdim" ve ani bir kararla ilk seçtiğim isme geri döndüm.

Yaklaşık iki yıldır var bloğum ve defalarca ismi konusunda eleştiri aldım. Bloğun ismi üzerinden çocuğuma anne olma zorunluluğu dayattığımı iddia eden de oldu, oğlan doğursaydın ne yazacaktın diyen de :) Bloğunun ismini çaldığımı iddia eden, hatta bel altı vurup saçmalayanlar bile oldu! Bu süreçte hiç oturup da neden bu ismi seçtiğimi anlatmayı düşünmedim ama bu gün içimden geldi! Sebebini bilmiyorum ama merak ederseniz buyurun okuyun...

Anne olmak için bence çocuk doğurmak yeterli değildir. Annelik kadının kendi içinde yeniden yapılanmasını gerektiren bir durum. Nasıl ki hamilelik sürecinde kadının vücudunda bir sürü değişiklik oluşuyorsa, yavrusunu kucağına aldıktan sonra da ruhunda öyle büyük değişiklikler oluyor. O minicik, savunmasız bebekcik ona bakan kadının ruhunu alıyor, eviriyor çeviriyor ve bir anneye dönüştürüyor. Bu yüzden evlat edinen kadınlar da, tıpkı doğuran kadın kadar belki daha da fazla annedir. Annelik his işidir, yürek yangınıdır, akılla, mantıkla veya fiziksel zorunluluk sonucu "anne" olunmaz.

Ben kızımı kucağıma aldıktan sonra ruhumdaki bu değişimi çok net hissettim ve eminim ki çoğu kadın da hissetmiştir. Öyle sıcak, merhametli, sabırlı, sevecen, şükür dolu, şefkat dolu, fedakar, ve teslim olmuş bir hal ki bu hal, insanın hayatı yeniden anlamlandırmasına sebep oluyor. Ama bu yeni hal ile eski hal arasında çok büyük uçurum varsa olay bir süre sonra çatışmaya dönüşüyor. Bir an kucağındaki çocuğa şefkat dolu gözlerle bakarken, bir an sonra "off yapamıyorum, hiç bir şeye yetemiyorum" diye isyana girilebiliniyor.  İşte ben içimdeki kadının annelik ile mücadele ettiğini hissettim. Değişime tepki verdiğini gördüm. Bazen isyan ettiğini, eski haline dönmeye çalıştığını anladım.

Aynen çocuğumu doğurdum gibi, içimdeki anneyi de ben doğurmuştum ve nasıl çocuğumu büyütüyorsam onu da büyütmem gerekiyordu. Bazen isyan edecek bazen kaçmaya çalışacaktı belki ama o anneydi, yapmam gereken tek şey o anneliğe teslimiyetti. İşte buna çabaladım ve hala çabalıyorum. Bu gün geldiğim noktada sevinerek görüyorum ki, o eski isyan halleri çok azalmış, ruhum daha dingin ve teslim olmuş halde. Mutluyum tabii ama yolun daha çok başındayım. Daha neler göreceğiz kim bilir... 

Yani bu blog aslında Azra'nın büyüme sürecinden çok benim ruhumun çalkantılı anne olma sürecini anlatacaktı. Son kez şöyle açık açık yazayım; Azra ileride anne olacak diye değil bu isim, tamam mı? Anlaştık mı? :)





 
Devamını Oku »

3 Aralık 2015 Perşembe

Öğrenme ve Merak

Öğrenmek ve öğretmek...

İlk okul ve lise yıllarına şöyle bir göz atalım...

Toplumsal algımız her öğrenmede bir öğretenin olması gerektiği yönünde... Bir şey öğrenmek için mutlaka birine ihtiyaç duyuyoruz. Bu birileri büyük ihtimal ile bizim kendimize ait öğrenme şeklimizi bilmediğinden ve öğrenmek için bir ihtiyaç duymadığından, kendi bildiği yöntemle bir takım bilgileri kafamıza sokmaya çabalıyor. Çoğu zaman neyi öğreneceğimizi bile kendimiz seçemiyoruz. Müfredat  neyi öğrenmemiz gerektiğini ön görüyorsa onu öğrenmek zorunda kalıyoruz. Öğrenemiyor isek eğer, başarısız, yeteneksiz, kafası basmıyor oluyoruz. Şans eseri öğrenebiliyorsak veya belli kaygılar veya baskılar sonucunda gençliğimizden çalarak çalışıp sınavlarda yüksek puanlar alabiliyorsak, adam yerine konulup geleceği üzerinde düşünülebilen bireyler oluyoruz.

Çoğumuz (istisnalar hariç) istemediği bölüm bile olsa üniversiteye kapak atayım gerisi gelir diye düşünüyor. Sadece öğrenmek zorunda olduğun için girilen dersler, ezberlenilen binlerce kelime, anlamadan çözülen sorular, geçmek için verilen uğraşlar... Tabii mezun olduktan sonrası da hüsran. Tesadüfen girilen alakasız işler, sevmediği işlerde çalışan mutsuz insanlar... Belki kendini hiç bulamamış ve bulamayacak, isteklerini, arzularını bilemeyecek ama bunun bile farkında olmayan insanlar...

Oysa öğrenme böyle bir şey değil...

Şimdi eğer yakınlarınızda henüz hiç okula gitmemiş bir çocuk varsa ona bakın.. Yürüyor, konuşuyor, binlerce soru soruyor, sayı sayıyor, renkleri biliyor, resim çiziyor, şarkı söylüyor, hayal kuruyor, oyun kuruyor, aklınızın ucuna gelmeyecek enteresan fikirler üretiyor vs. Soruyorum size hangisini oturup öğrettiniz? Sayılıdır. Peki çocuk bunları öğrenirken ekstra bir çaba harcadı mı? Sanmıyorum. Çocuğunuzun sorularından bıktığınız dönem geçmiş veya gelecek olabilir, kim sorduruyor bu soruları? Ne sorduruyor? Neden çocuk sürekli yeni bir şeyler öğrenmek için olağan üstü bir çaba içerisinde? Peki ne oluyor da bu çocuk bir şeyler öğrenmek için gittiği okulda bir süre sonra hiç soru sormaz, ödev yapmaz, ders çalışmaz, okula gitmek istemez duruma geliyor? Eee ne güzel bir şeyler öğreniyorsun ya çocuğum, ne oldu?

Çocuğun içindeki öğrenme hevesi ve merak duygusu çürüyor, yok oluyor çünkü!

Neden?

Çocuğun merak etmesini sağlayan güdü, çocuğun içerisinden gelir. İçsel bir dürtüyle çocuk belli şeylerin peşinden koşan. Bu içsel dürtü öyle güçlüdür ki çocuk merak ettiği bir şeyi öğrenmek için saatlerce, günlerce ya da aylarca çaba gösterebilir. Mesela bir çocuk bitkilerin nasıl oluştuğunu merak etmiş olsun. Bu çocuğa öğretmeni rehberlik ederek bir tohum dikmesini, onu sulamasını tavsiye ederse ne olur?. Çocuk çok büyük ihtimalle bunu yapar, günlerce başında bekler, topraktan çıkan ilk filiz için delice sevinir, heyecandan kalbi çarpar. Sonra ona bakmaya devam eder. Belki çok büyüyünce bahçeye eker. Ve bunun bir ağaç olduğunu, ilk meyvesini verdiğini düşünün... Öyle bir mutluluk, öyle bir gurur ve öyle bir bilgi kaynağıdır ki o meyve, yediği başka hiçbir meyveden o tadı alamaz. Ve bu çocuk duramaz artık. Başka ağaçlar diker, yeni şeyler dener. Belki başarısızlık da yaşar ama yılmaz. O ilk filizi gördüğü anda o merak alevlenmiştir çünkü duramaz.

Bir de şöyle düşünelim... Bu bitkilere meraklı çocuğu öğretmen almış ve bir tahtanın karşısına oturtmuş olsun. Bak çocuğum bu tohum diyerek tahtaya bir tohum çizsin. Bu tohumu ekiyoruz, suluyoruz sonra bu tohum filizleniyor, ağaç oluyor, meyve veriyor desin. Sonra da şimdi sana ödev iki tane tohum ve o tohumlara ait ağaç yaprakları bul bir kağıda yapıştır bana getir diye çocuğu göndersin. O çocuk ne yapar? O tohumları arar mı? Belki. Yaprakları bulup yapıştırır mı? Belki. Peki bundan keyif alır mı? Hayır. Peki bir şey öğrenir mi???

Farklı bir açıdan daha düşünelim. Bitkilerle hiç alakası olmayan ve gökyüzünü merak eden bir çocuk olsun. Öğretmen bu çocuğa bir tohum verse ve bunu ek ve sula bakalım ne olacak derse ne olur? Hiç bir şey... O çocuk o tohumu ekmez!!!

Her çocuk ayrı bir bireydir, farklı şeyleri merak eder, farklı şekillerde öğrenir. Türkiye'deki eğitim sistemi maalesef bunu hiçe sayıyor. Sürü yetiştiriyor birey değil. Ama bizim çocuklarımız için yapabileceğimiz şeyler var!

Gözlerinde merak pıtırtılarını gördüğünüz ilk andan itibaren, çocuklarınıza rehberlik edin! Onları meraklarının peşinden sürükleyin! Sorduğunuz sorularla meraklarını arttırın. Okula da gitse peşini bırakmayın. Öğrenme hevesinin yok olmasına izin vermeyin....



Devamını Oku »

25 Kasım 2015 Çarşamba

Değişim!

"Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz" Herakleitos

Lisede felsefe öğretmenim açıklamıştı; 10 saniye aralıkla aynı nehire girseniz de ne o nehir aynı nehir ne de siz aynı sizsiniz. Hayatta her şey her an bir değişim içindedir. Karşımıza çıkan fırsatlar o an içindir, ertelediğimizde aynı sonucu alamayız. 

Bu aralar tam anlamıyla bunu hissediyorum. Aslında Azra doğduktan sonra bir günümüz bir günümüze uymadı, yani sürekli bir değişim halindeyiz. Fakat bazı zamanlar vardır ki insanın düşüncelerinde hissedilir farklılıklar olur bir an. Bakış açısı değişir. Bir aydınlanma falan olur.. Öyle bir şey...

Geçen gün Azra ile sabah erken bir saatte dışarı çıktık. Hava bayağı soğuktu ama iyice giyinmiştik. Yürüye yürüye mahalledeki okulun önüne geldik. Okulun önünde sohbet eden iki beden öğretmeni vardı ki o çok apayrı bir konu bu yazıda değinip sinirlerimi bozmaya gerek yok. Beden eğitimi dersinde(!) olan komşumun kızını gördüm, biraz onunla konuştuk. Sanki onun dertleriyle kendi çocukluğuma döndüm. Aradan 15 sene geçmiş, öğrencilerin dertleri aynı! Ona veda edip uzaklaştık Azra ile ve daha önce gitmediğimiz bir park bulduk. Park terk edilmiş gibiydi. Eski, paslı bir kaydırağı, ahşap basamakları, bir tane yamuk salıncağı vardı. Gel kızım, dedim, burada oynayalım. 

Yerlere baktıkça çocukluğumu anımsadım daha da fazla. Mermer ve kiremit parçaları çalı çırpılar, küçük dallar, sopalar... Hemen oyun kurduk Azra ile. Mermer tencereler, kumdan pasta ve dal parçasından mum, yapraklardan tabaklar, mandal parçasından kaşık... Kaç kere mum üfledik, kaç kere pasta kestik bilmiyorum. Sonra bir mermer parçasının üzerine kiremitle yüz çizdim, o bebeğe yapraklardan yatak, giysi, şapka yaptık. Oyun alanı, yatak odası çizdik. Uyuttuk uyandırdık, giydirdik, soyduk, kitap bile okuttuk :) 

Zaman nasıl geçti bilmiyorum ama parmak uçlarımın donduğunu hissettiğimde hadi gidelim demek geldi aklıma.  Eve yürürken ben de Azra da çok mutluyduk. Sanki eksik bir şeyi tamamlamıştık. İşte bu! dedim kendi kendime. Hayal gücü...

Sanırım bu alanı çok ihmal etmişim ben. Onu bunu öğrensin diye bin bir çeşit etkinlik hazırlarken çok önemli bir şeyi gözden kaçırmışım. Çocuğun herhangi bir nesneden bir oyun kurabilmesi için onun önceden yapılandırılmış olmasına veya çok pahalı olmasına gerek yok! Sokakta bulduğun bir taş gayet güzel bir bebek olabilir! Belki çok para verdiklerinden bile güzel.. 

Eve gelir gelmez raflarımızda bir değişiklik yapmaya karar verdim. Zaten bir süredir Montessori etkinlikleri ile aramız bozuktu. Neden? Çünkü Azra etkinlikleri benim yapmasını amaçladığımın çok dışında kullanıyordu. Aktarma bardaklarını boşaltıp hayvanlara yatak yapıyor, tepsileri çevirip üzerlerinde zıplıyor, silindirleri çıkarıp oraya buraya saklıyordu. Sürekli onu uyarırken buluyordum kendimi. Baktım bu durum canımı sıkıyor, bir süre yapmayayım bir şey dedim. 

İşte o gün eve geldiğimde  kararımı verdim. Tamamen faklı bir şey deneyecektim. Yazın denizden topladığımız ama bir kavanoza doldurup süs yaptığımız taşları çıkardım. Dolapta bir gün bir şey yaparım diye duran geri dönüşüm ıvır zıvırlarını kutulara koydum. Biriktirdiğim kapaklar, sünger parçaları, kumaşlar, ipler gibi ne varsa sepetlere koydum. Azra ile dışarı çıkıp biraz dal yaprak topladık onları da koydum. Ceviz kabukları, yulaf, ahşap bloklar, parmak kuklalar ve oyuncak çay takımlarına da yer buldum. Bir kenara da boyalarını yapıştırıcılarını, renkli kağıtları ve evaları koydum. Sonra geçtim şöyle karşıdan baktım... İşte bu!
İçim rahatladı resmen mutlu oldum. Bu ilk çektiğim resim tabii sonradan değişti ve değişmeye devam edecek. Çünkü Azra her gün büyüyor ve ihtiyaçları değişiyor. Odası da onunla birlikte büyüyor ve anlamlanıyor. Şuan odamızda Montessori'ye ait sadece iki materyal var. Pembe kule ve kahverengi merdiven. Onları da amaçlarının dışında kullanıyoruz ama zaman ne gösterir bilinmez. 

Bu arada bu düzenlemeyi yaptıktan sonra " Aaa bu Reggio ya benzedi" dedim. Sadece bir kaç sınıf resminden tanıdığım bu eğitim metodunu da biraz inceledim ama üzerinde yazı yazacak kadar bilmiyorum henüz. Sadece şunu söyleyeyim, çocuğun kendi merakı üzerinden yola çıkılıyor. Yani çocuk ne istiyorsa onu çalışıyor. Herhangi bir müfredat yada izlenecek yol yok! Çok güzel değil mi?

Şimdi oyunlarımız çok farklı. Azrayı izliyorum. O neye yönelirse onunla bir oyun kuruyoruz. Çoğu zaman beni şaşırtıyor, değişik şeyler yapıyor. 

Bu arada iki üç aydır hazırlayıp kaldırdığım bir çok raf etkinliği resmi çekilmiş, bloğa koyulmayı bekliyor ama koymayacağım. Ben buraya inanmadığım hiç bir şeyi yazmadım ve yazmayacağım. Şuan onların gerekli olduğuna inanmıyorum. Onun öğrenmesini istediğim ve öğrenebileceğini düşündüğün şeyleri ona sunmak yerine, merakını takip ederek ihtiyaç duyduğu bilgiyi sunmaya karar verdim!! En iyi yolu çocuğun kendisi gösteriyor.

Annelik maceram farklı bir yönde devam ediyor, bakalım başımıza daha neler gelecek? :)

Not: Resimleri bloğa koymak için çekmemiştim, telefonun kamerası ancak bu kadar çekiyor, kusura bakmayın!
Devamını Oku »

7 Kasım 2015 Cumartesi

Kuzum İki Yaşında

Uzun zamandır yoktum ortalarda... Önce bunun sebebini anlatayım. 

Annelik his işidir. Buna hep inandım. Zorda kaldığımda hep hislerime güvendim. Çünkü akıl bir yere kadar götürüyor. 

Yaklaşık iki ay önce Azra'ya bir şeyler olmaya başladı. Önce hırçınlaştı. Evde bir şeyleri döküp saçmaya ve zarar vermeye başladı. Her şeye ağlar oldu. Sonra altına çiş kaçırmaya başladı. Kaka problemimiz zaten vardı, onu abarttı ve bir hafta kakasını yapmamaya başladı. Başta kafam karıştı. Yahu noldu şimdi bu çocuğa? Döküp saçma olayları öyle bir hale geldi ki orayı burayı temizlemekten başka hiçbir şey yapamaz oldum! Sürekli kendi kendime söylenip söylenip evde dolanıyordum. Kafam yerinde değildi. 

Çiş kaçırma durumu bir kaç gün içinde arttı. Neredeyse her çişini altına yapıyor, tuvalete götürmek istediğimde reddediyordu. Ben hala anlayamamıştım sebebini. Acaba idrar yollarında mı sıkıntı var? Acaba iki yaş sendromunu mu abarttı bu kız? Acaba karakteri böyle hırçın mı olacak? Benim tepkilerimi mi deniyor? gibi sorular kafamda dönüyordu. 

Bir gün ben mutfağı toparlarken birden "anne" dedi. Döndüm baktım. Efendim kızım dememe kalmadı gözümün içine bakarak yere çömeldi ve çişini yaptı. Ben öyle kaldım. Bir anda başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. Bu bir işaretti! İçinde bir yerde bir sorun vardı! Onda değil bende bir hata vardı! Ben bir şeyleri gözden kaçırıyordum ve Azra bana bunu anlatmaya çalışıyordu. Bu çok net bir "işaret" idi.

Sakince Azrayı yıkadım, üstünü giydirdim, yerleri temizledim. Azrayı öğlen uykusuna yatırdım. Yatağa uzandım ve olan biteni kafamda canlandırmaya başladım. Ben ne yapıyordum, Azra ne yapıyordu! Kendi hislerimi, düşüncelerimi gözden geçirmeye başladım. Birden bire şunu fark ettim. Ben Azra ile gerçekten ilgilenmiyorum. Nasıl yani? Yani evet Azra'nın yanındayım, oyun oynuyorum ama kafamda bugün bloğa ne yazsam düşüncesi var. Evet Azra ileyim ama beş dakikada bir İnstagrama göz atıyorum. Tuvalete gidiyorum elimde telefon. Yemek yapıyorum arada bir telefona bakıyorum. Azra uyusa hemen bilgisayarın başındayım. Sürekli yeni bir şey araştırıyorum. Oyun oynuyoruz, resim çekmeye çabalıyorum. Elimde sürekli ya kamera var ya telefon!!!

Bunları düşününce dehşete kapıldım! Zaten zamanımızın çoğu ev işleri ve yemekle geçiyor kalanınıda ben bilgisayar ve telefon başında mı geçiriyorum? Evet oyun oynuyoruz ama kız anlamıyor mu kafamın yerinde olmadığını? Öyle bir hissediyor ki beni, öyle bir etkileniyor ki!

Anında telefonu elime aldım İnstagramı sildim, Facebook'u sildim, Messenger'i sildim. Bir süre blogdan da uzak durma kararı aldım! Kızıma odaklanacaktım. Eskisi gibi. Onunla zaman geçirirken başka hiç bir şey düşünmeyecektim! Onun isteklerini ve ihtiyaçlarını ertelemeyecektim. 

Tüm programları telefondan sildikten yaklaşık bir saat sonra şunu fark ettim ki elim sürekli telefona gidiyor! Ne kadar doğru bir karar verdiğimi anlamaya başladım! Ve abartmıyorum ertesi gün Azra o kadar sakin bir çocuk oldu ki inanamazsınız! Bir günde çocuk çiş olayını kesti. Eşyalara zarar vermekten vazgeçti. Sadece bir günde çocuk kendine geldi. 

Evet sosyal medya çok cazibeli. Güzel şeyler öğreniyorum, değişik kişilerin hayatlarını takip ediyorum,  kendi yaşadıklarımı paylaşıyorum! Ama hayat akıp gidiyor! Kim ne yapmış derken dibimdeki küçük kızımın neler yaptığını fark edemiyorum. Gölgemde büyüyen küçük tohumumun ihtiyaçlarını göz ardı ediyorum. Onun yeşerip filizlenmesi için yemek su kadar önemli bir etken daha var, "anne sevgisi ve ilgisi". Eğer ondan "ben"i çalarsam ona haksızlıkların en büyüğünü yapmış olmaz mıyım? 

Yani sözün kısası kızım için bir süre inzivaya çekildim ve çok şükür şuan her şey yolunda! İnstagramı bir daha açmayacağım. Facebookda da çok sınırlı bir paylaşım içindeyim. Bloğa devam edeceğim çünkü burası hem kızım için ileride güzel bir hediye olacak, hem şuana kadar çok emeğim var hemde yazacaklarımı merak eden çok özel  takipçilerim var. Genelde gece uyumadan önce kendi zamanımdan çalıp yazacağım ama sanırım eskisi kadar aktif olamayabilirim. 

Bu arada yazımın başlığında bahsettim! Azra artık iki yaşında. Kendi istekleri, düşünceleri, kararları olan, biraz çılgın, bayağı komik, azcık atarlı, çokça sempatik, tatlı mı tatlı bir küçük hanımefendi oldu kendisi! 

Bloğa yazamadığım süreç içerisinde memeden kesildi (kendi kendine) ve kendi yatağında uyumaya başladı(şimdiye kadar benim yanımda yatıyordu). Ayrıca öğlen uykularını çoğunlukla uyumuyor. Öğlen uyuduğu zaman da gece yarısına kadar oturuyor. Yemek konusu artık çok ciddi bir şekilde gündemimizde. Şimdiye kadar hep anne sütüne sonsuz güvenen ben, çok bocalıyorum. Ne pişirsem diye her gün karaları bağlıyorum. Çok yemek seçiyor, saygı duymaya çalışıyorum ama bazen içimden "Bu tabak bitecekkk!" diye isyan etmek isteyen bir tarafım hortluyor! Şimdilik bastırıyorum kendisini :)

Ah benim minik kızım... Bir bilsen içimden sana doğru akan hisleri.. Hep her şeyin doğrusunu yapmaya çabalıyorum. Buna çabaladıkça daha çok hata yapıyorum. Bazen karamsarlığa kapılıyorum. Ben iyi bir anne değilim ağıtları yakıyorum. Senin hayatında hiç sıkıntı olmasın, hiç üzüntü olmasın diye uğraşıyorum. Ama biliyorum ki mükemmel anne diye bir şey yoktur ve sen de her insan gibi sıkıntı ve üzüntü yaşayacaksın! İçinde keşkelerin olacak, hayal kırıklıkların olacak. Bazen kendine kızacaksın, bazen diğer herkese...

Şunu bil ki meleğim, ne olursan ol annen hep yanında olacak. Seni yargılamadan, küçük düşürmeden, ezmeden, aşağılamadan, gözlerinin içine bakıp seni dinleyecek ve derdini anlamaya çalışacak! Allah nefes verdiği sürece istediğin an elimi tutabilir istediğinde bırakabilir, zamanı geldiğinde çok uzaklara gidip, başın sıkışınca koynuma girebilirsin! Hayatta en büyük isteğim; Allah senin ruhunu kim olarak yarattıysa öyle kalabilmen... Kimsenin (ben ve baban da dahil) o eşsiz ruhunu değiştirmesine izin verme!!!

Seni çok seviyoruz meleğim...



Devamını Oku »

29 Eylül 2015 Salı

Montessori-Mini Ev Okulu / Raf Etkinlikleri - 22 Ay/2

Atık sık sık yazı yazamaz oldum. Azra'cım sağolsun uyku saatleri dışında saniye boş kalamıyorum ki! Uyuyunca da yemekmiş temizlikmiş uğraşıp duruyorum. Bir koşturmaca şeklinde geçip gidiyor hayat. Raflarımız dolu aslında, yazılacak şeyler de birikti! Bir yerden başlayayım. 


Raflarımızda bu hafta çok tatlı üç tane tırtıl vardı :) Bozuk para yardımıyla çok kolay çizip boyadım ve renkli ponponlarla da birleştirince zevkli bir etkinlik oldu. Azra kolayca renk eşleştirmeleri yapıyor. Sayıları yeni yeni tanıtıyorum. Bir, iki, üç diye sayıyoruz ama henüz ondan saymasını beklemiyorum tabii. 


Mandalla pamuk aktarma hazırladım ama Azra hiç sevmedi. Bir kere yaptı bıraktı. Kelebek ahşap yapbozumuz da raflarımızda duran hazır oyuncaklarımızdan ama henüz Azra tam olarak yapamıyor. Çıkarıp takmaya çabalıyor şimdilik.


Hayvan kartlarından eşleştirme hazırladım kuzucuğa. İki parçalarını da sabitlemedim. Zorlandı biraz birleştirirken. Eşlerini seçiyor ama nasıl birleştireceğini şaşırıyor. 
Tak takı İkea dan almıştık. Çok çeşitli şekillerde kullanıyoruz, seviyoruz.


Bu ahşap yapbozları da seviyoruz. Şekilli olanı yapamaz sanıyordum ama hiç zorlanmadı. Şaşırtıyor beni kuzucum.


Pirinç aktarma bu haftanın favorisiydi. Çok uzun uzun oynadık. Diğer etkinliğimiz de tabaklığa lastik takmaca. Çalışsın minik parmaklar...


Devamını Oku »

18 Eylül 2015 Cuma

"Oyun Çocuğun İşidir" Maria Montessori


Oyun, oyun, oyun...

Çocuk için oyun çok önemli demeyeceğim çünkü onun için hayat oyundan ibaret! Sokakta yürümek, koltukta oturmak, tuvalete gitmek bile birer oyun! Bunun farkında olmak çok önemli çünkü çocuk bu oyunlar sayesinde hayatı tanıyor, kendini tanıyor, çevreyi tanıyor, iyiyi kötüyü öğreniyor, davranış kazanıyor vs vs... Ne kadar engelsiz oyun oynayabilirse kendini o kadar geliştiriyor. 

Oyunun en önemli unsurları özgürce ve kendiliğinden yapılıyor olması. Yani çocuğu yönlendirerek yapılan davranışlar onunla oyun oynamak değil onu oynatmak oluyor ki çocuk bundan pek hoşlanmıyor! Mesela çocukla oynarken al şimdi bebeği uyut, bebeği yedir, hadi şimdi yıka demek doğru değil! Bunun yerine oyun oynayan yetişkin bebeği kendi uyutma, yedirmeli, içirmeli ki çocuk bunları görsün ve taklit ederek uygulasın. 

Oyun hareket becerilerini, konsantrasyonu, dengeyi, el göz koordinasyonunu ve duyuları da geliştiriyor. Yani o bilinçsizce koşuşturuyormuş gibi görünen çocuğun aslında önemli bir işi var, bedenini tanıyor ve geliştiriyor! Bu aralar Azra da sürekli atlamalı, zıplamalı oyunlar istiyor. Koltukların üzerinden yere atlıyor. Bu içerisinden gelen itici güçle oluyor biliyorum ve elimden geldiğince engellememeye çalışıyorum. Tabii tehlikeli durumlarda uyarıyorum yada engelliyorum. Özellikle parka götürmek çok önemli. Yalnız parkta da ne ile oynayacağını yada ne ile vakit geçireceğini kendi seçmeli. Çocuk o gün sadece kumla oynamak istiyorsa, gel seni sallayayım, ay şuradan da kay, yok buna bin gibi müdahaleler çok gereksiz. Çocuğu serbest bırakınca zaten o parktan alacağını alıyor. 

Oyunun önemli bir özelliği de sosyalleşme sağlaması. Çocuklar oyun yoluyla birbirleriyle etkileşime geçiyorlar. Bir oyuncak için yapılan mücadele bile sosyal iletişim becerilerini geliştiriyor. Oyunlarda kuklaları konuşturmak, hayvanları konuşturmak yoluyla doğru davranışların tanıtılması da yine sosyal hayata katkı sağlıyor. Ayırca çocuk yaşamın kurallarını oyun yoluyla öğreniyor. Adaleti, hakkı, sıra beklemeyi, saygılı olmayı vs. 

Oyun denilince bir de oyuncak konusu var tabii. Günümüzde oyuncaklar o kadar fazla ki insan hangisini alsın hangisini almasın şaşırıyor! Ben bu konuda çuvalladım sayılır. İlk başta çok oyuncağımız yoktu ama sonradan kendi heveslerime yenik düşerek bayağı bir oyuncak doldurdum evi! Şu anda gelin görün ki Azra bebekler dışında hiç bir oyuncağa ilgi göstermiyor. Varsa yoksa raf etkinlikleri bir de raflarına koyduğum ahşap oyuncaklar! Süreç bana gösterdi ki oyun için oyuncak gerekli değil! Hatta şu basılıp ses çıkaran abidik gubidik oyuncaklarla oynamak oyun bile değil bence, zaman geçirmek sadece! 

Bir süredir Azra'nın oyun davranışlarında belirgin farklılıklar gözlemliyorum. Aslında oyun davranışları ile ilgili farklı sınıflandırmalar var ama ben kendi gözlemlerimden bahsedeceğim. Azra ilk başlarda keşfetmeye yönelik oyunlar oynuyordu. Yani bir şeyleri alıp fırlatma, yere vurma, ısırma, itme, çekme gibi... Sonra başkalarının oyunlarını gözlemlemeye başladı. Ben bir şey yaptığımda dikkatlice bakıyor sonra bir gün yaptığımı tekrarlamaya çalışıyordu. Başka bir çocukla olduğunda onu inceliyordu. Sonra başkalarının oyunlarına katılmaya başladı. Yani ben kule yaparken gelip yıkmak yerine, o da bir küp koyuyordu. Ya da bebeklerle oynuyorsam o da bir bebek alıp sallıyordu. Şimdi ise o oyun kurmaya başladı. Yani benim daha önce yapmadığım ve anlayamadığım şeyler yapıyor. Mesela küpleri değişik şekillerde dizip bir şeyler yapıyor, anlayamıyorum ne yaptığını. Kendi kendine vakit geçirebilmeye başladı. Tabii bu çok uzun sürmüyor!


Bir de baştan beri bebeklere çok düşkün Azra. Sanırım bebekleri kendinin bir parçası gibi algılıyor. Mesela ben bebeği alıp kucağımda dans ettirdiğimde çok mutlu oluyor. Bu yüzden bebeklere çok iyi davranıyoruz. Azra nasılsa onlar da öyle :) Yemek yerler, uyurlar, oynarlar. Bazen Azra bilerek onları bir yerden düşürüyor mesela ağlatıyor ve nasıl davranacağımı gözlemliyor! Şevkatli bir şekilde kucağıma alıp sarılırsam çok mutlu oluyor. 


Yeni favorilerimizden biride kartondan yaptığım şu küçük kula evleri. Sıkılmadan 1 saat benim o kuklaları oynatmamı izleyebiliyor! Kendi de katılıyor. Onları ve hatta tüm hayvanlarını kapıdan geçiriyor, camdan baktırıyor, uyutuyor, oyun oynatıyor. Bir de kalemle kartonun üzerine bir şeyler çiziyor. Yatak çiziyormuş mesela, çizip üzerine yatırıyor kuklayı, şiişşşt diyor. Anlayamadığım bazı şeyler de yapıyor çizip çizip :) Bu kadar basit bir şeyi böyle çok sevdiğini görünce o bir sürü paralar bayıldığımız oyuncakları fırlatıp atasım geliyor! Zaten artık oyuncak almadan önce kılı kırk yarma kararı aldım. Gerçekten gerekli olduğunu düşünmediğim hiç bir oyuncağı almayacağım! Buraya da yazayım da geri adım atmayayım :) Hakikaten oyuncakçıya girince Azra değil ben kendimi kaybediyorum :)

Aslında oyunla ilgili yazılacak çok şey var ama Azra uyurken bu kadarını yazabildim bu günlük :) Bir daha ki yazımda görüşmek dileğiyle...


Devamını Oku »